Aziz Nesin'e dön

 

“Aziz Nesin Üzerine Tezler”

 

“Işık, daha fazla ışık!”

(Goethe)

  

Aydının teorik üretkenliği ile toplumsal alana dönük pratiği birbirini tamamlar. Türkiye örneği ise aydının teorik (bilimsel, sanatsal, felsefi vs.) üretkenliği ile değil, toplumsal alanı dönüştürme kararlılığı ile tanımlandığı bir deneyim olarak özgün, eksikli ve bir o kadar da değerlidir. Diğer taraftan Avrupa aydını olağan zamanlarda, toplumsal mücadeleden ve siyasal alandan kaçmayı “tercih etmiştir”. Teorik üretkenliğini ve gelişkinliğini toplumsal mücadeleler ile buluşturmayı beceremeyecek kadar basiretsiz, çoğu zaman isteksizdir. Bunda, Avrupa topraklarının nesnelliği elbette önemli bir rol oynamıştır. Avrupa aydını ancak kitle hareketlerinin ivme kazandığı dönemlerde özne olmaya gayret etmiştir.

 

Türkiye aydını ise çoğu örnekte nesnelliği kıran, hatta yer yer onu kuran öznedir. İttihat ve Terakki, Kadro Hareketi; sonrasında Nazım Hikmet, Aziz Nesin... Bu örneklerin toplumsal tarihimize koydukları damga ne kadar da belirgindir! İşte Türkiye’de aydın hareketi gücünü buradan, bu belirginlikten almaktadır ve bu anlamda şanslıdır. Türkiye aydını köksüz ve etkisiz  değildir.

 

Diğer taraftan bu şansının farkında, gücünün ve öznelliğinin bilincinde olan aydınımız pek azdır. Belki bu nedenle Türkiye aydını, az sayıdaki aykırı örnek dışında, devlet-halk ikilemi arasında sıkışmıştır. Bir tarafta sorun kendisini resmi ideolojiye bağlılık, siyasal alanda CHP’ye nedensiz bir güven ve elitizm olarak somutlamış; diğer tarafta ise aşırı bir halkçılık, popülizm ve giderek halk dalkavukluğuna savrulmuştur.

 

İşte Aziz Nesin’i büyük yapan ve gerçek bir aydın kılan, her şeyden önce, yukarıda saydığımız hatalara savrulmamış ve kendi gücünün bilincinde bir özne olmayı başarmış olmasıdır. Aziz Nesin, eksikleriyle fazlalarıyla, doğrularıyla yanlışlarıyla gerçek bir aydındır. Nesin’in yaşamında fazlalar, doğrular her zaman ağır basmıştır, bunun için ayrıca önemlidir; Nesin bunun için güzeldir.

 

Öznellik ve İrade

Her şeyden önce Aziz Nesin, özne olduğunun bilincindedir ve özne olmanın sorumluluğu ile hareket etmektedir. Bu sorumluluğun elbette nesnel bir temeli bulunuyor: Bir şeyler değişmelidir! Aziz Nesin bu inancını hiç yitirmemiş ve her zaman elini taşın altına sokmaktan çekinmemiştir. Diğerlerini beklememiş, bir şeyler değiştirilecekse, bundan her şeyden önce kendisinin sorumlu olduğuna inanmıştır. Bazılarının cesaretsizliğini, kaypaklığını görmüş ama umursamamıştır. Bu örneklerden kendisine geride durmak için mazeret üretmemiştir. Oysa bu, topraklarımızda çok yaygın bir alışkanlıktır: Aydının korkaklığı bulaşıcıdır. Aziz Nesin, Türkiye aydını için de en etkili ilaçlardan biridir!

 

Özne olmak cesur olmayı gerektirir. Aziz Nesin’in yaşamında, öncülüğün ve öncü olmak için gereken cesaretin  sayısız örneği bulunuyor. Markopaşa ve Aydınlar Dilekçesi, bu büyük aydınımızın ve Türkiye’de aydınlanma tarihinin en parlak adımlarından bu ikisi -bir diğeri Nazım’ın örgütlediği “Putları Kırıyoruz” kampanyasıdır ve etkileri bugüne ulaşmaktadır-  Aziz Nesin’in inisiyatifi ve cesareti olmadan örgütlenemeyecek deneyimlerdir.

 

Aziz Nesin, sürekli kendi çapını zorlayan işlerin ve sorumlulukların altına girmiş ve çoğu örnekte hakkını vermiştir. Örneğin 60 bin tiraja sahip olan ve Türkiye’de yayıncılık tarihinin en çok satan, bunun ötesinde en etkili faaliyetlerinden birisi olarak anılan Markopaşa’yı neredeyse bütünüyle kendi enerjisi ile çıkartırken yalnızca 31 yaşındadır ve ismi henüz pek duyulmamış bir yazardır. Türkiye tarihinin en karanlık   zamanlarında, 12 Eylül cuntasına karşı Aydınlar Dilekçesi’ni örgütleyenlerden biri olarak öne çıkmıştır. Aziz Nesin’in mücadelesi, iradenin kurucu ve alan açıcı niteliğinin örneğidir.

Nesin etkinlik alanını genişletmiş, genişlettikçe daha büyük işlere girişmiştir. Popüler bir yazar olmayı başaran Nesin, etki alanının kendisine bir güç sunduğunu görmüş ve bu gücü kullanmayı hiç reddetmemiştir. Bu gücü hiçbir zaman kötüye kullanmamıştır. Bu ahlakın diğer örneği Nazım’dır ve Türkiye tarihinde bir bireyin tek başına pek çok siyasi örgütten daha etkili, güçlü ve iradeli olduğu üçüncü bir örnek daha yoktur.

 

Aziz Nesin bir aydının sahip olabileceği en geniş etkinlik alanına sahiptir. Bir aydının, tek başına, elinden daha fazlasının gelebileceğini düşünmek, evet çok zor. Ancak burada bir takım sorunlar da karşımıza çıkıyor. Bu güç, iradenin bu boyutu ve fazla özgüven, sarhoş edici de olabilmektedir. Özellikle de ayaklarını yere basmaya zorlayan bir zemin, örneğin bir örgüt yoksa aydının arkasında... Hayır, Aziz Nesin hiçbir zaman sahip olduğu gücün ve özgüvenin esiri olmadı, ipleri elinden kaçırmadı. Aziz Nesin’in mütevazı olmanın sınırlarını zorladığı örnekler aranırsa bulunabilir. Kendisi gerçekten de dünyanın belki de en büyük mizah yazarı, Türkiye’nin en etkili aydınıdır. Bir aydından, bunun farkında olmasını ama dile getirmemesini beklemek de haksızlıktır. Başkalarının emeğine duyduğu kadar, kendi emeğine de haklı olarak saygı göstermiş ve saygı beklemiştir.

 

Aziz Nesin kendisini eylemiyle kurmuş ve eyleminin sonuçları ile kendi çapını genişletmiştir. Aydının bir tanımı da budur.

 

Nesin hiç yaşlanmamıştır; kitaplarını yayımlatmaya 40’lı yaşlarında başlamış, Türkiye Yazarlar Sendikası’nı (TYS) 60 yaşında kurmuş, Aydınlar Dilekçesi’ni örgütlerken 70’lere merdiven dayamış ve 80 yaşına doğru gericiliğe karşı bir kongre örgütlemek için koşturmuştur.

 

Aydının zamanla sorunu vardır!

 

Aydın “başlatandır”. Markopaşa, TYS, Aydınlar Dilekçesi, Şeytan Ayetleri... Bütün bunlar birer “ilk”tir ve  pek çok mücadele, kazanım, Nesin’in açtığı yoldan akmıştır. Başlatan olmak bir onurdur, ancak bir sınırı daha doğrusu bir yasayı da içeriyor  bu tanım. Aydın başlatandır ama son noktayı koyacak olan değil... Nesin bu sınırı görmüş ve bu yasa ona acı vermiş, hatta onu yer yer umutsuzluğa itmiştir. Anlamak mümkün... Başlattığınız bir mücadelenin somut çıktısına dokunamamak, açtığınız yolun sonunu görememek kolay değil.

 

Aydın olmak biraz da o yolun izini sürmektir.

 

Nesin Vakfı, belki de yukarıda açıkladığımız yasaya bir tepkidir. Somut bir şeyler ortaya koymak, yaratmak özleminin saf, temiz ancak biraz da çocukça bir inadın ürünüdür.

 

Kanımızca Aziz Nesin, Nesin Vakfı’nı biraz da kendisi için istemiştir.

 

Yalnızlığını aşmak, yaşayamadığı çocukluğunu yoksul ve kimsesiz çocuklara armağan etmek ve yıllarca hayalini kurduğu düşü sınırlı da olsa elleriyle tutabilmek....

 

Aziz Nesin için Nesin Vakfı ne bir modeldir ne de mutlak bir çözüm önerisi. Evet bir ütopyadır, Nesin’in eylemi belki ütopyacılıktır. Ancak Nesin kendi ütopyasının hayata geçirilebilir olduğunu görmek ve biraz da göstermek istemiştir. Bunu hak etmiştir ve Aziz Nesin’i Nesin Vakfı üzerinden suçlamak ona yapılacak büyük bir haksızlıktır. Kendi gücünün genişliğini görmek, ancak diğer taraftan aydının tanımı ve varoluşu gereği tek başına sonuç alamayacağını bilmek Aziz Nesin’in çelişkisidir; ancak o yine doğası gereği inat etmeli, çözüm üretmelidir ve Vakıf bu inadın da bir çıktısı olarak okunabilir.

 

Ancak röportajlarda da karşımıza çıkan, çocuklara bakma işini  “devlet yapamaz” anlayışı ve sonuçta bireysel bir çaba olan vakıf düşüncesinin ve Nesin Vakfı’nın bu anlayış üzerinden savunulması ise Aziz Nesin’e haksızlıktır. Sorun genel anlamıyla devletin değil, sermaye sınıfının kendisini insana ve topluma karşı sorumlu hissetmemesi sorunudur. “Devlet yapamaz, o zaman biz elimizden geldiğince yaparız” anlayışı, siyasi alanı bir azınlığa terk etmek ve verili eşitsizliği kabullenmek anlamına gelmektedir. İlk bakışta samimi gözükebilen “devlet kötüdür” söylemi aslında ciddi bir ideolojik soruna işaret etmektedir. Yaşananlardan kapitalizmin sorumlu olduğu her fırsatta vurgulanmalıdır. Aziz Nesin’in kamuculuğu ve sosyalistliği bu bakışı önermektedir.

 

Aydın olmak kalıcı olmaktır. Kalıcılık, kitleler tarafından on yıllar sonra da anılmak, hatırlanmak değildir. Bireyi tanımlayan eylemidir. Bireyin kalıcılığı ise başlattığı eyleminin sürekliliği ve kalıcılığı ile ölçülecektir öyleyse. Örneğin Markopaşa, Türkiye’de siyasal yayıncılığın ve dergi çevresi geleneğinin çıkış noktası olmuştur. Kendisini önceleyenler, örneğin Resimli Ay Dergisi başarılı olsa da, etkisi sınırlı kalmış ve toplumsallaşamamıştır. Kadro Dergisi ise önemlidir, ancak “misyonu”  farklıdır!

 

12 Eylül karanlığının yırtılmasında Aydınlar Dilekçesi’nin önemini ve öncülüğünü kim reddedebilir? Bilar, Ekin A.Ş., yani “kahve üniversiteleri” projeleri ile birlikte Aydınlar Dilekçesi, Yalçın Küçük ve Haluk Gerger’in de önemli katkılarıyla Türkiye’de toplumsal mücadelenin 80 sonrasında kendisini yeniden kurabilmesi için vazgeçilmez önem taşımıştır. Elbette Aziz Nesin’in gericiliğe karşı amansız ve tavizsiz mücadelesi. Bugün gericiliğe karşı mücadele edenlere baktığımızda gözümüzün önüne Aziz Nesin gelmektedir; nasıl ki aydınların örgütlü mücadelesinde onu anmadan edemediğimiz gibi... “Tam Aziz Nesinlik” tanımlaması da, Aziz Nesin’in toplumsal alana ne kadar  kalıcı bir damga vurduğunu anlatmaktadır bize.

 

Aydın olmak, ayrıştırmak ve sadeleştirmektir. Bu eylem her şeyden önce kendi varoluş zeminine, yani aydınlara yönelir. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etmek için safları netleştirmek önemlidir. Nazım bunu “Putları Kırıyoruz” kampanyası ile yapmıştır; Nesin ise TYS ve Aydınlar Dilekçesi ile... Aydın geçinen pek çok kişiyi ortaya çıkarmayı başarmıştır. Aslında Aziz Nesin’in bütün mücadelesi bir anlamda “aydın”ı yeniden tanımlama çabasıdır ya da daha doğru bir ifadeyle mücadelesinin kaçınılmaz sonucu bu olmuştur.

Ne güzel ki, Aziz Nesin çıtayı yükseltmiştir! Bugün aydın olmayı okur yazarlığa indirgeyerek entelektüel bir edim olarak tanımlayan ve kendilerine bol gelen bu tanımı daraltmaya çalışanlara inat, Aziz Nesin’in eylemi ortadadır.

 

Aydın putları ve tabuları yıkan kişidir. Alışkanlıklar, kişilere ve inançlara yönelik giderek “batıllaşan” inançlar, aydınlanmanın en büyük düşmanıdır. Bu muhafazakarlığın Türk aydını ve solu içerisinde de karşılığı bulunmaktadır. Nesin bütün bu tabuları karşısına alabilmiştir. Örneğin Türkiye solunun büyük bir kesimi  ve aydını için tartışılmaz bir genel kabul gören “Alevilik güzellemesi”, Nesin tarafından sorgulanmıştır. Sivas Katliamı’nın bir gün öncesinde Aziz Nesin kendisini izleyen geniş Alevi topluluğa: “Beş yüzyıl öncesinin değerlerine, isimlerine tapmaya utanmıyor musunuz!” diye kızmakta ve alkışlanmaktadır. Gericiliği karşısına alırken de, Türkiye’nin yumuşak karınlarından biri olan Kemalizmin laiklik anlayışını  cesurca sorgulamaktadır.

 

Aziz Nesin, nedense Türkiye’de pek çok aydının dokunulmazlık atfettiği Yaşar Kemal’i sevmediğini defalarca dile getiren kişidir. Aziz Nesin, İlhan Berk şiirini anlamadığını, anlayanın yalan attığını söyleyen kişidir.

 

Putları yıkmak için cesur ve dürüst olmak gerekiyor. Aynı Aziz Nesin o samimi ve yumuşak pişmanlığı ile, Altın Palmiye’sini 27 Mayıs’ta devlet hazinesine bağışladığı için suçlu olduğunu dürüstçe ifade edebilen kişidir. Aydın, düzenin karşısına dikilebilmek için önce kendisinin karşısına dikilebilmelidir.

 

Aydın olmak yalnızlığı göze alabilmektir; bazı durumlarda yalnızlığı tercih etmek ve hatta bazen yalnızlığı kabullenmektir. Aziz Nesin çoğu zaman yalnızdır. Dostları, yoldaşları, izleyicileri ama her şeyden önce okurları elbette önemlidir. Ancak soru Nesin’in ne kadar anlaşılabildiği sorusudur. Nesin’i anlamayı başaranların sayısı, özellikle kendi kuşağı içerisinde yok denecek kadar azdır.

 

Nesin’e yetişmek ise zordur.

 

Nesin her yazarın hayal ettiği bir okur kitlesine ve ilgiye sahiptir. Bu nedenle kıskanılmış, kendisini çekemeyen  pek çok aydın “düşmanı” olmuştur.

 

Aydın olmak bir adım önde olmaktır. Toplumun önünde olmak, onu ileriye çekme çabasıdır. Ve bu çoğu zaman halkı eleştirmek, pek çok örnekte onun için ama ona rağmen düşünmek ve ona yönelmek demektir.

 

“Türkiye halkının %60’ı aptaldır.” açıklaması bu doğruya denk düşüyor. Hatırlatmak gerekirse bu söz 82 Anayasası’nın ezici bir çoğunlukla kabul edilmesinin ardından dillendirilmiş  ve bu anlamda haklı, hatta yetersiz bir tepkidir. Halkı sevmek demek ona tapmak, her koşulda onu yüceltmek değildir. Nesin, kendi ifadesiyle, tam da Türkiye halkını sevdiği için onlara bu kadar kızmaktadır. Bu tavır elitizm de değildir! Nesin halka yukarıdan bakmamaktadır.

 

Sınıf aidiyetini belirtmiş, işçi olduğunu, emekçi olduğunu ifade etmiştir.

 

Bu anlamda popülizmi oldukça “sağlıklıdır”.

 

Ama yine de popülizm popülizmdir. Özetle, halk ile devleti karşı karşıya koymak, temel çelişkiyi bu muğlak iki uç arasındaki ilişki üzerinden kavramaktır. İktidarı devlet ile bir tutmak yine popülizmin sonuçlarından biridir. Aziz Nesin’in yanlışları da bunlardır ve bu yanlışlar onu yer yer siyasal alanın dışına atabilmiştir. Trakya’da bir genelevin içerisindeki kadınlarla birlikte satılmasına karşı çıkmak anlamlıdır ve ideolojik mücadelenin konusu olabilir. Ancak ideolojik mücadele ile siyasal mücadele arasında da bir fark bulunmaktadır ve bu ikisini birbirine karıştırmak Aziz Nesin’in yanılgılarından biridir. Yine de Türkiye aydınının devletle yakın ilişkiler kurabildiği bir gelenekte, burjuva devlete karşı tavizsiz bir düşmanlık ifade edebilmek fazlasıyla önemlidir. 

 

İlericilik aydının vazgeçilmez varlık koşuludur.

 

Aydın tarihi ve toplumu ileriye çekebilecek düşünce sisteminden, toplumsal sınıftan ve bilimden taraftır. Aziz Nesin’in 1950’de Politzer’in “Marksist Felsefe Dersleri”ni  yayımladığı gerekçesiyle 16 aya mahkum olması kimseyi şaşırtmamalıdır! Aziz Nesin, Türkiye işçi sınıfına tüm katkılarının yanı sıra, Marksist literatürün Türkiye’deki ilk yayıncılarındandır! Aziz Nesin’in Marksizm ile ya da genel anlamda siyaset teorisiyle ilişkisinin yeterliliği ise anlamsız bir tartışmanın konusudur. Yukarıda vurguladık, Türkiye aydını mücadelenin içine doğmuş, siyasal pratiğin içerisinde olgunlaşmıştır. Bu tezin en güzel örneği de Aziz Nesin’dir. Hayatını kaybettiği gün bile gericiliğe karşı büyük bir konferans örgütlemekle meşgul olan aydınımızın teorik sorunlara vakti olmadığını, ya da daha gerçekçi bir ifadeyle pratiği ve eylemi kuramsal çalışmaya “tercih” ettiğini söylemek mümkündür. Bu, en azından samimi ve pek çok anda “haklı” bir tercihtir. Oysa ülkemizde pratiğin arkasına saklanan, kendi düşünce tembelliğini, eylemlerinin arkasına gizleyen pek çok aydın bulunmaktadır. Aksi örnek ise ahkam kesen ama eylemden uzak duran korkak kesimdir. Aziz Nesin bu iki kesimin de anti-tezi ve alternatifi olabildiği için bu kadar değerlidir.

 

Aziz Nesin kelimenin her anlamıyla enternasyonalisttir!

 

Onlarca yabancı dile çevrilen eseriyle farklı coğrafyalardan emekçilere aydınlık taşıyan Aziz Nesin, defalarca Sovyetler Birliği ve başta Bulgaristan, Romanya olmak üzere diğer sosyalist ülkelerin ve Asya, Afrika, Avrupa’dan pek çok yazar, emekçi ve örgütün konuğu olmuş ve uluslararası dayanışmayı her ölçekte  hayata geçirmiştir. Özellikle TYS kurulduktan sonra, yine sosyalist ülkeler başta olmak üzere, pek çok ülkeden yazar ve sanatçı örgütleri ile ortak çalışmaya ve dayanışmaya özen göstermiş, aydınlık bir dünya için üreten yazarlarla bir araya gelmiş, ortak toplantılar, seminerler, eylemler örgütlemiştir.

 

Kardeş halkları her zaman sevgiyle kucaklamış olan Aziz Nesin’in Türk-Yunan Dostluk Derneği’nin de kurucusu olması ne kadar anlamlıdır! Trajikomik bir anı ise, Yunan halkının en yakın dostlarından olan yazarın, bir devlet provokasyonu olduğu bilinen 6-7 Eylül olaylarının faili olma iddiası ile aylarca pek çok aydın ve sosyalist ile birlikte gözaltında tutulmasıdır.

 

Bir diğer anı ise, Nesin’in dünya çapında büyük bir aydın olduğunu Neruda’nın ağzından doğruluyor. Nesin, Türkiye’de cuntanın iktidarda olduğu bir dönemde Fransa’da tüm dünyadan aydınların katıldığı bir toplantıda yer alıyor. Herkes kendi ülkesindeki faşist, burjuva iktidarları acımasızca eleştiriyor. En acımasız ve haklı eleştirilerden birisini de Aziz Nesin ortaya koyuyor. Konuşma sonrasında Neruda Aziz Nesin’in yanına geliyor ve “Yoldaş” diyor, “Konuşman çok güzeldi ama hepimiz senin adına çok korktuk. Hiçbirimiz bu konuşmaları yapıp ülkemize dönemezdik ve dönmemiz de gerekmiyor; çünkü burada senden başka herkes sürgünde yaşıyor! Peki sen yarın faşizmin hüküm sürdüğü ülkene nasıl döneceksin?” 

 

Taraf Tutmak

Aydını aydın yapan bağımsızlığıdır.

 

Ancak bağımsızlık, bugün bazılarının anladığı anlamda “tarafsızlık” değildir. Bağımsızlığı tanımlayan değerler; özgüven, öznellik, bilimsellik ve egemen ideolojiden koşulsuz uzaklıktır. Yaygın görüşün aksine taraf tutmak, aydın olmanın değil, bağımsız olabilmenin de koşuludur.

 

Aziz Nesin işçi sınıfından, emekçilerden taraftır. Taraf olmanın ötesinde bu sınıfın bir parçasıdır da! Aziz Nesin’in çocukluğu, gençliği ve orta yaşlılığı ekmek kavgasıyla geçmiştir. Aziz Nesin rahat edecek kadar para kazanmaya ancak 40’lı yaşlarının sonlarında başlamış. İhtiyacından fazlası kendisine yük olmuş, borç ödeme çabasını körüklemiştir. Savurganlığı emeğe saygısızlık olarak görmüştür. Aziz Nesin gündelik hayatında hep bir emekçidir, sınıf atlamayı reddetmiş ve düzenin en büyük silahı olan paraya ve piyasa ilişkilerinin acımasız gerçeklerine teslim olmamıştır.

 

Gerek Düşün Yayınevi’ni kurarken, gerekse Nesin Edebiyat Yıllığı’nı çıkarırken onu motive eden hem inat hem de piyasa ilişkilerinden ve burjuva ideolojisinin etkilerinden bağımsızlık çabasıdır.

 

Mücadelesinde de kalkış noktası, borçlu olduğu sınıfa karşı sonsuz sorumluluk bilincidir. Aziz Nesin bu anlamda vefalı ve tutarlıdır. Aydın ile emekçi sınıf arasında bir açının olmadığını, aksine sınıfın aydınlarına, ama daha da önemlisi, ayaklarını yere basabilmek ve ilerici olabilmek için aydınların işçi sınıfına ihtiyaç duyduğunu düşünmüştür. Aziz Nesin halk ile aydın arasındaki en ileri ve vefalı örneklerden birini vermiştir. Halkını sevdiği kadar, halk tarafından da sevilmiştir. Bunda eserlerini yazarken hep ön planda olan halkına seslenme, onlarla iletişim kurma, onları ileriye taşıma kaygısının etkisi bulunmaktadır.

 

Bu anlamda Aziz Nesin bir ilktir. Türkiye’nin taviz vermeden popüler, hem de çok popüler olmayı başarmış; gerçek anlamda ilk, pek çok anlamda tek aydını, yazarıdır. Popüler olmanın belirli sonuçları elbette vardır. Nesin’in yer yer aşırıya kaçan popülizmi, popülaritesinin hem nedeni ama daha çok sonucudur. Ancak Nesin’in popülizmi her zaman “taraflı” ve ilkeli bir popülizmdir. Bu çerçevede önemli olan, ilkelerinden, doğrularından taviz vermeyen sosyalist bir aydının popüler olabileceğini kanıtlamış olmasıdır. Halkın ve geniş kitlelerin, kendiliğindenliğin sınırları dahilinde muhafazakar, yer yer gerici ve dar penceresine rağmen; aydınlığa, eşitlikçiliğe, ilericiliğe açık olduğunu göstermiştir. “Halk bizi anlamaz!” inancı üzerinden elitizmlerini gerekçelendirmeye çalışanlara; halk tarafından benimsenmek gerekçesiyle ilkeleri ve doğruları bir kenara koyarak muhafazakarlığa savrulanlara bir yanıttır Aziz Nesin.

 

Bütün bu değerleriyle Aziz Nesin Barış Pirhasan’ın deyimiyle “Bal gibi komünisttir!”. Aziz Nesin’in Türkiye komünist hareketi ile ilişkileri üzerine pek çok spekülasyon bulunuyor. Aziz Nesin’in siyasi mücadelesini bu tartışmalar üzerinden yargılamak ve anlamaya çalışmak büyük bir hata olacaktır.

 

Düzen tarafından her fırsatta komünistlik ile suçlanan Nesin, talihsiz bir şekilde önce 40’lı yıllarda, sonrasında ise 60’lar ve 70’lerin sonlarında polislikle suçlanabilmiştir.

 

Bu talihsizliği ve Nesin’le sosyalist hareket arasındaki ilişkiyi açıklayan ve anlaşılır kılan ise Nesin’in etkinlik alanının ve öznelliğinin çapıdır. Bu çap pek çok zaman, tek tek örgütlerin çapından geniş olabilmiştir.

 

40’lı yıllarda Esat Adil’in Türkiye Sosyalist Partisi’ndeki iki ayla sınırlı örgütlülük deneyimi sonrasında Aziz Nesin’in örgütlü mücadelenin dışında kalmasının en önemli sonucu, mücadelesinin dağınıklığı olmuştur.  Aziz Nesin bir birey, bir aydın olarak çok ciddi işler kotarmış, sosyalizmin eşitlikçi, kamucu değerlerin toplumsallaşmasına önemli katkılarda bulunmuş, ancak bu adımlarını merkezi bir hedefe kanalize edemediğinden hem bire bir işlerinin etkisini azaltmış, hem kendisi yorulmuş ve zamanla bu “özerkliği” umudunu kırmaya başlamıştır ve eylemi bilinçli olmaktan çok tepkisel, sınıfsal ama apolitik olabilmiştir.

 

Büyük Grev?

Bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. Belgeseli çekerken yer verip vermemeyi çok tartıştığımız, ancak sonunda vazgeçtiğimiz önemli bir tartışma bulunuyor: 70’lerin sonunda patlak veren “Büyük Grev” tartışması. Kitabın son bölümündeki röportajlarda tartışmaya daha ayrıntılı tanıklık etme olanağı sunuluyor. Tartışma, Nesin’in Büyük Grev isimli öyküsünden çıkıyor. O sırada Maden-İş toplumsal mücadelenin en dinamik döneminde, DGM’lerin kaldırılması için mücadele veriyor ve başarı kazanıyor. Bu başarının hemen arkasından, o günlerde bugünkü TÜSİAD’a benzer bir misyonu olan MESS’e karşı bir grev örgütleme kararı alınıyor. Çok geniş katılımlı ve sert geçen bu grevin altıncı ayında Nesin, Vatan Gazetesi’nde yayımlanan “Büyük Grev” isimli öyküsünde; işçilerin kandırıldığı, işverenin stoklarını tüketmesi için işverenle işbirliği içerisinde olan sendika patronları tarafından örgütlenen bir grevin öyküsünü anlatıyor. Öykünün hemen ardından Nesin ile Maden-İş, ve  yakın durduğu TKP arasında, Maden-İş’in sahibi olduğu Politika gazetesi sayfalarında yayımlanan 14 yazı ile yürütülen bir tartışma başlıyor. TİP tartışmada Nesin’den taraf oluyor; örneğin Yalçın Küçük, Nesin’in bu öyküyle ekonomi-politik dersi verdiğini söylüyor. Politika yazarları ve Maden-İş suçlamalarını, “Aziz Nesin, sen nesin?” sloganıyla bir kampanya şeklinde örgütlüyor ve Aziz Nesin’in kişiliğine yönelik pek çok saldırı ve suçlama ortalıkta dolaşıyor.

 

SineGöz bu tartışmanın gereksiz yere büyütüldüğünü düşünmüş, tartışmanın iki tarafının da kendi pozisyonlarından uzaklaştığına inandığından ve bu tartışmanın Nesin’in yaşamında belirleyici bir öneme sahip olmadığını düşündüğünden, bu tartışmaya yer vermemiştir. Ancak ek olarak kitapta yer vermeyi kararlaştırdığımız röportajlarda bu tartışma yürütüldüğü için, tartışmaya not düşmek gerekiyor. 

 

Her şeyden önce, bu tartışmada taraf tutmak yapılacak en önemli hata olacaktır. Grevin içeriği ve zamanlamasına dönük tartışma aşılmıştır. Nesin’in eleştirisi, “haklı” olabilir.  Hatta Nesin’in tespitleri ve kaygıları sınıfsaldır. Ancak siyasal değildir!

 

Grevin örgütleneceği, aylar öncesinden bellidir ve grevin sonuçları üzerine her türlü kaygıyı grev örgütlenmeden tartışmak ve tartıştırmak elbette bir sorumluluktur. Ancak bu kaygıları, grev başladıktan aylar sonra, mücadelenin en sıcak anında dillendirmek, doğru ya da yanlış, ancak siyasal olmaktan uzak bir tavırdır. Kaygılar çok büyük ve acil ise, bu tartışmayı bir günlük gazetenin sayfalarında değil, ama siyasi platformlarda tartışmak da mümkündür. Bu anlamda Aziz Nesin’in tavrı, evet, sorunludur. Yukarıda tartıştık; bunu da aydın kavramının tanımında aramak ve rahatlıkla bulunabilir. Popülizmin ve örgütsüzlüğün Aziz Nesin’in tavrına bazı örneklerde apolitizm olarak yansıdığını bir kez daha hatırlatmak gerekiyor.

 

Diğer tarafın ise tartışmayı siyasal düzlemde yanıtlamayıp, Aziz Nesin’in kişiliğine saldırı şeklinde örgütlemesi ise talihsizliktir. Aziz Nesin eserleri ve mücadelesi ile işçi sınıfına çok önemli katkılar koymuş ve kendisini sevdirmiştir. Bu ilişkiyi “Aziz Nesin, sen nesin” sorusuyla zedelemek hata olarak gözükmekte. Tartışmayı bu boyutlara taşıyan ise büyük ölçüde Politika Gazetesi olmuştur.

 

Ancak gerek tarafları, gerekse tarafların tavırlarını ancak o  konjonktürde anlamak ve anlamlandırmak mümkündür. Bu da derin siyasal tartışmaların konusu olduğundan bu sayfalarda ancak TİP ile TKP arasındaki ilişkiye gönderme yapmak anlamlı. Kökenleri çok da farklı olmayan ancak söylemleri farklılaşan bu iki hareket 70’lerin sonlarında siyasi “rekabet” içerisindedir. Bu tartışma da, gerçekte bu rekabetin bir ürünüdür ve Aziz Nesin dolaylı olarak bir taraftır. 70 sonrası TKP yöneticileri ile “kişisel” ilişkilerinin gergin ve TİP ile ilişkisinin görece daha olumlu olduğu da bilinmektedir.

 

Bu örnekten yola çıkarak tanımlayabileceğimiz bir yasa da, aydınlar ve siyasi partiler arasındaki ilişkinin çoğu zaman kişisel düzlemde, daha doğrusu kişiler düzleminde kuruluyor ve anlam kazanıyor olmasıdır. Doğrusu bu ilişkinin siyasi düzlemde anlamlandırılmasıdır ve Aziz Nesin bu başlıkta görece gelişkin bir örnek sunsa da, Büyük Grev örneği Nesin’in de genel tavrını bütünüyle yansıtmayan talihsiz bir örnek olmuştur.  

 

 

Sosyalizm ve Edebiyat

Nesin’in edebiyatçılığının, eylemi yanında yetersiz kaldığını söylemek usta yazara haksızlık olacaktır. Nesin tartışmasız  dünyanın en büyük mizah yazarlarından birisidir.

 

Nesin, Türkali’nin de vurguladığı gibi, Türkçe’yi en yetkin ve özenle kullanmış yazarlarımızdandır.

 

Ama bir yazar olarak Türkiye toplumuna en önemli katkısı, biz dahil, Türkiye insanına okumayı ama en önemlisi düşünmeyi ve eleştirmeyi sevdirmiş olmasıdır! İşte yazarlık, sanatçılık ve aydınlık tam da burada iç içe girmektedir ve bu gerçekten eşsiz bir katkıdır. Hemen hemen üç kuşak Nesin’in öyküleri ile büyümüştür.

 

Bunun ötesinde Nesin’in bir durum öykücüsü olmadığı, öykülerinin psikolojik değerlendirmelerin değil, sıradan bireylerin gündelik yaşamdaki olaylara tepkileri üzerine kurulu olduğu açıktır. Bu anlamda Nesin, edebiyatında da entelektüel bir tavra değil halkçı bir tavra sahiptir. İşte bu da, yukarıda anlattığımız başarısının kaynağı olmuştur.

 

Aziz Nesin’in öykülerinin para kazanılmak için de yazıldığı doğrudur ancak bunun kaçınılmaz olarak tekdüzelik ve özensizlik yaratacağını düşünmek, hatta aydınımızı bunun üzerinden eleştirmek ise büyük haksızlıktır!

 

Zeynep Oral’ın açıklamalarına güvenmek gerekiyor. Aziz Nesin her öyküsü üzerinde çok durmuş, çok çalışmış, her birine özenmiştir. Aksini düşünmek mümkün mü? Yani Aziz Nesin gibi kılı kırk yaran, özensiz tek bir işe imza atmayan, tembelliğin, özellikle düşünce tembelliğinin biricik düşmanı olan aydınımızın öykülerinde özensiz ve tekdüze olduğuna inanmak her şeyden önce “gerçekçi” değildir.

 

Aziz Nesin’in üslubunun ve yer yer fark edebileceğimiz, Vedat Türkali’nin ifadesiyle “basitliğin” gerekçesinin ise özensizlik, para kazanma çabası olduğunu değil; sokaktaki insana ulaşma ve seslenme kaygısının ürünü olduğunu düşünüyoruz. Ki bu biraz da mizahın tanımı gereğidir.

 

Sivas Üzerine...

Yanıt verilmesi gereken bir diğer konu ise, Sivas Katliamı üzerinden Aziz Nesin’e yöneltilen suçlamalar. Türkiye kapitalizmi, Sivas’taki katilleri kışkırttığı iddiasıyla Nesin’i idamla yargılarken, bir grup “aydın”, Zeynep Oral’ın çok güzel ifadesiyle, “o ama sözcüğü ile” Nesin’e saldırıp katliamda yitirdiğimiz aydınlarımıza, sanatçılarımıza, ilerici tüm insanlara hakaret etmiştir!

Bu “ama” tavrını, Barış Pirhasan’ın röportajında görmek mümkün.

 

Aziz Nesin’i suçlamak gerekmiyor, Sivas Katliamı’nı  sadece Aziz Nesin’i susturma operasyonu olarak okumak ciddi bir siyasi darlığın ürünü olduğu kadar, kötü niyet ifadesidir. Bu yorum, her şey bir tarafa, Birinci Paylaşım Savaşı’nı Sırbistan Prensi’nin öldürülmesi ile açıklamak kadar abestir!

 

Bu sayfalarda bir kez daha hatırlatmak, hatırlamak gerekiyor. Sivas bir meydan okumadır! Türkiye’de gericiliğin, 12 Eylül faşizminin beslemesi olan ve misyonunun ötesine taşarak iktidara yüzünü çeviren yobazlığın, önündeki gerçek engeli,  Türkiye solunu sindirme girişimidir. Katilleri harekete geçiren ise solun yaydığı aydınlıktan duydukları korkudur!

 

Gericiliğin her geçen gün etkinlik alanını genişlettiğini ve Türkiye insanını karanlığıyla kuşattığını ilk sezenlerden biri  Aziz Nesin’dir. Nesin’in Şeytan Ayetleri’nin yayımlanmasında  somutlanan, ama ona indirgenemeyecek olan laikliği tartışma ve tamamlanamamış bir hesaplaşmayı tamamlama, gericilikle hesaplaşma ve bu mücadeleyi geniş kitleleri de arkasına alarak örgütleme girişimi, gericiliğin ve Türkiye sermayesinin gericilik üzerinden kurduğu planları bozmaya yönelmiş ve gerek düzeni gerekse çıkar peşindeki gericiliği korkutmuştur. O görüntülerde, “Allahuekber” diye haykıran kitlenin acizliğini ve yaptıkları açıklamalarla taraflarını ve süreçte oynadıkları rolü belgeleyen siyasilerin katliamı onaylayan yaklaşımlarını fark etmemek mümkün değildir.

 

Gericilik ilerleyen süreçte genişlettiği kuşatmasını, bugün de yeni araçlarla sürdürmektedir.

 

Aziz Nesin, bize hesaplaşmanın bitmediğini hatırlatmaktadır!

 

Ölüm

Aziz Nesin hayatı boyunca zamana direndi, hep acelesi vardı, belki de yaşamaya geç kaldığını düşündüğünden...  Dizginleyemediği sonsuz üretme isteği ve yaşama heyecanı ne kadar da güzeldir!

 

Ancak Aziz Nesin’in son bir eylemi var ki, her düşünüldüğünde bir kez daha saygıyla ürpermemek elde değil.

 

Ölümü bile anlamlandırma çabasıdır bu. Ölümü bir eylem olarak anlamlandırma çabası.

 

Bedenini otopsi için tıp öğrencilerine bağışlayan, sonrasında ise vakıf arazisinde, kimsenin bilmediği bir yere gömülmeyi vasiyet eden Aziz Nesin mesaj vermek istemiştir bir kez daha.  Bir büyük materyalist olduğunu, bir büyük aydınlanmacı olduğunu, bir kez daha vurgulamıştır. Ne kadar saygın, vakur ve anlamlı bir eylem! Ölümü, insanoğlunun bu saygın gerçeğini bile bir eyleme, bir mesaja, bir tavra çevirebilmek...

 

Goethe’nin hayata gözlerini yumarken “Işık, daha fazla ışık!” diye fısıldamasına benzer bir inanç, aydınlık özlemidir bu...

 

Aziz Nesin, aydınlığın bu güzel ismi, hâlâ aydınlatıyor...

 

 

Akıntıya Karşı...       

Bu metnin sıradan bir önsöz olmaktan çok, kitabı ve belgeseli tamamlayan bir “eksöz” olduğunu vurgulamak ve son olarak belgesel ve kitap hakkında birkaç söz söylemek gerekiyor.

 

Belgesel her şeyden önce bütünüyle bağımsız bir çalışmadır ve hemen hemen “bütçesiz” çekilmiştir. Sağlıklı bir arşiv çalışması yapabilmek için bile önemli bir bütçe gerekiyor ve yeterli bir bütçe yaratmak pek çok koşulda “piyasa ilişkilerinin” içerisinde yer almak anlamına geliyor. Sinema, bağımsız olmanın çok zor hatta kural olarak imkansız olduğu bir alan. Bu ölçekte SineGöz, ilk çalışmasının bütünüyle bağımsız yapımını “tercih” etmiştir ve teknik yetersizlik olarak adlandırılabilecek pek çok “sorun” bu tercihin öngörülmüş sonuçlarıdır. SineGöz sinemada amatörlüğün korunmasını,  piyasa ilişkilerinin dışında kalmayı savunuyor.

Aziz Nesin’i anlatmak, kabul edilebilir ki, kolay değil. Nesin yaşamına o kadar çok ayrıntı, eser, anı ve güzellik sığdırmıştır ki, seçme çabasının kendisi bile yorucu. Bir bireyi, hele hele Aziz Nesin’i bir bütün olarak alıp anlatmaya çalışmak risklidir. Ancak Aziz Nesin’in hiçbir anı, eylem veya mirasının tek başına aydınımızı anlatmak ve tartışmak için yeterli olamayacağı düşünüldüğünden bilinçli olarak bu risk alındı ve dört temel bağlama yerleştirilmeye çalışılarak, oldukça klasik kabul edilebilecek bir üslupla “Akıntıya Karşı” belgeseli oluşturuldu.

 

Bir eser elinizden çıktıktan sonra o esere dışarıdan bakarak “çok farklı olabilirdi” dememek mümkün değil. Ancak her şeye rağmen, SineGöz Film Atölyesi’nin bu ilk işinin Aziz Nesin’i bir kez daha hatırlatmak ve tartıştırmak kaygımızı karşıladığını düşünüyoruz.

 

SineGöz’ün projesi bir ilktir. Belgeselin hazırlık sürecinde yapılmış onca hazırlık, okuma ve görüşmeler rahatlıkla bir kitaplık malzeme ve tartışma biriktirdi. Öyleyse belgesel neden bir Aziz Nesin kurgu-biyografisi ile sunulmasın? Belgeselin Şule Süzük’ün özenli çalışmasıyla birlikte sunumu, hem iki sanatın buluşması, hem de Aziz Nesin’in izinde, emeğimizi sonuna kadar anlamlı kılma ve değerlendirme çabasıdır.

 

Ortaya çıkan anlatı belgeselin izleğine büyük ölçüde bağlı kalınarak yazılmıştır. Yazar A. Şule Süzük’ün anlatısı ve üslubunda Stefan Zweig’ın izlerini sezmemek mümkün değil. Metnin önemli özelliği Aziz Nesin’in güzelleme yapılmadan, en gerçekçi var oluşu ile anlatılması. Bu anlamda düşsel üslubunun arkasında fazlasıyla “gerçekçi” bir metin söz konusu. Şule’nin Nesin’in yaşamından çekip çıkararak kendi yaratıcılığı ile yeniden kurduğu ve bir araya getirdiği ayrıntılar, anekdotlar ve alıntılar, metni  bir kurgu metin, roman tadında ama bir biyografiden çok daha inandırıcı bir anlatı olarak kuruyor.

 

Umarız Aziz Nesin’in anısı ve mücadelesine ufak da olsa bir katkımız olabilmiştir.

 

SineGöz Film Atölyesi

"; //$alici .= "Matematik Dunyasi ";/ //$alici = "md@math.bilgi.edu.tr"; /* From, cc, bcc kIsImlarI... */ $header .= "From: $realname <$email>\n"; $header .= "X-Priority: 1\n"; // Mailin oncelik derecesi $mesajx = $mesaj."\n\nTelefon : $tel"; /* a */ mail($alici, $subject, $mesajx, $header); $a = "tamam"; } if($a == "tamam"){ echo "

Mesajınız ilgilere ulaştırılmıştır. Teşekkürler.

"; } ?>